Borçlar hukuku, özel hukukun borç ilişkilerini düzenleyen alanını oluşturur. Özel hukuk eşit düzeydeki her bir hukuk öznesinin birbirleri arasındaki hukuksal ilişkileri düzenler. Burada kural olarak kamu hukukunun belirleyici özelliği olan “bağımlılık” (tabiiyet) ilişkisi bulunmamaktadır.

 Ekonomik ve sosyal yaşamın büyük bir bölümünün borç ilişkileri sayesinde yürüdüğü açık bir gerçekliktir:  Gündelik yaşamda hepimiz bir araca biner, elektrik, su kullanır, lokantada yemek yer, diğer gereksinimlerimiz için alış-veriş yapar, sinemaya, tiyatroya gideriz; hastalanır doktora, diş hekimine muayene ve tedavi oluruz. Büyük ticarî işlerde şirketler denizaşırı alım satım, taşımacılık, başka ülkelerde iş faaliyetlerine girişirler; bankalar ödünç sözleşmeleri yaparak kredi hayatına katkıda bulunurlar; sayısız insan hizmet sunumu yoluyla hizmet ilişkisi kurar, tarımda ürün kirası büyük önem taşır; küçük sanayide eser sözleşmesi geçerlidir. Bundan başka maruz kalınan haksız fiil zararları sayısız borç ilişkileri doğurur.  Bu yolla borç ilişkileri bir toplumdaki kişiler arası ekonomik ve sosyal ilişkileri düzenlediği gibi ülkeler ve kıtalar arası hukuksal ilişkilerin de temelini oluşturmakta, sayısız borç ilişkileri olarak ortaya çıkmaktadır.

Yukarıdaki örneklerden açıkça anlaşılabileceği gibi, Borçlar Hukuku, ekonomik ve sosyal yaşamı çok yakından izleyen ve onu biçimleyen hukuk koludur. Yüzyıllardan beri işlenmiş tekniği ile kişilerin çıkar ilişkilerine kesin çözümler getirir. Bu nedenle Borçlar Hukukuna “Medenî Hukukun Matematiği” de denilmektedir.

  1. Borçlar Hukukunun Kaynakları

  2. Yazılı Kaynaklar

  3. Anayasa

Anayasamızda borçlar hukuku ile ilgili hükümler de yer almaktadır. Anayasanın 48. maddesinde “Herkes dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetlerine sahiptir” hükmü ile sözleşme yapma özgürlüğü, 38. maddesinde “Hiç kimse yalnızca sözleşmeden doğan bir yükümlülüğü yerine getirememesinden dolayı özgürlüğünden alıkonulamaz” hükmü ile borca aykırılığın kişilerin özgürlüğünden alıkonulması sonucunu doğurmayacağı ilkeleri benimsenmiştir.

Anayasa koyucu, Anayasamızın m.47/IV hükmünde ise; “Devlet, kamu iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzel kişileri tarafından yürütülen yatırım ve hizmetlerden hangilerinin özel hukuk sözleşmeleri ile gerçek veya tüzel kişilere yaptırılabileceği veya devredilebileceği kanunla belirlenir” demekte bazı kamu yatırım ve hizmetlerinin özel hukuk sözleşmeleri ile yapılabileceğini

öngörmüştür.

  1. Kanun

  2. Borçlar Kanunu

Türk Borçlar Hukukunun en temel yazılı kaynağını yürürlükteki Türk Borçlar Kanunu oluşturur. 6098 sayılı bu kanunun da kaynağını oluşturan, 1 Temmuz 2012 tarihine kadar yürürlükte kalan 818 sayılı Borçlar Kanunu ise İsviçre’nin 1 Ocak 1912 tarihli Borçlar Kanunundan iktibas edilmiş ve TBMM tarafından 22 Nisan 1926 tarihinde kabul edilerek 04 Ekim 1926 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Kaynak İsviçre Borçlar Kanunu önce kanton hukuku olarak münferit metinler halinde iken, İsviçre Anayasası’nda yapılan değişiklikle bu kanunlar birleştirilip 14 Ocak 1881 tarihinde “Federal Borçlar Kanunu” adını almıştır. Bu kanun Zürih Özel Hukuk Kanunu ile 1861 tarihli Alman Ticaret Kanunu ve 1866 tarihli Dresten Projesi’nden esinlenerek hazırlanmıştı. Bu arada Eugen Huber tarafından hazırlanmış olan Medeni Kanuna paralel olarak Federal Borçlar Kanunu da yeniden gözden geçirildi ve iki kanun bir arada 1 Ocak 1912 tarihinde yürürlüğe girdi. Şekil bakımından İsviçre’nin de tıpkı ülkemizde olduğu gibi Medeni Kanun ve Borçlar Kanunu olarak iki ayrı kanunu bulunmaktadır.

  1. Medeni Kanun ve Borçlar Kanunu Arasındaki İlişki

Türk Devleti de İsviçre’den iktibas ettiği iki kanun arasındaki biçimsel ayrılığı korumuştur. Bununla birlikte maddî hukuk yönünden iki kanun arasındaki sıkı bağlılık Türk Borçlar Kanununun (TBK) 646. maddesinde “ Bu Kanun, 22.11.2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanununun Beşinci Kitabı olup, onun tamamlayıcısıdır” demek yoluyla açıkça ifade edilmiştir. Bundan başka Medeni Kanunun 5. maddesi de “Bu Kanun ve Borçlar Kanununun genel nitelikli hükümleri, uygun düştüğü ölçüde tüm özel hukuk ilişkilerine uygulanır” demek suretiyle bu durumu vurgulamıştır. Bu hükümden çıkan anlama göre medenî hukukta bir sözleşme hakkında özel hükümler konmamışsa bu sözleşme aile, miras veya eşya hukukunda düzenlenmiş olsa bile TBK’nun 1-206. maddelerine tabi olur.  Örneğin TMK m.527-530’da düzenlenmiş olan miras sözleşmesine Borçlar Kanununun sözleşmenin yüz yüze olanlar arasında kurulması (TBK m.1-4), resmi şekil (TBK m.12 II), imza (TBK m.15) irade bozukluğu durumları (TBK m.30-39) ve yine hükümsüzlük (butlan) (TBK m.27) vb. hükümleri uygulanabilecektir.

Buna karşılık Medenî Kanunun 1-7. maddelerinde düzenlenen başlangıç hükümleri; ehliyet (m.8-16), yerleşim yeri (ikametgâh) (m.19-22), kişilik hakları (m.23- 27), kişiliğin başlangıcı ve sona ermesi (m.28 – 31), gaiplik (m.32- 35) hükümleri de Borçlar Kanununda uygulama alanı bulacaktır.

  1. Medenî Kanun ve Ticaret Kanunu Arasındaki İlişki

29 Mayıs 1926 tarihli eski Ticaret Kanunu yürürlükten kaldırılarak yerine 1 Ocak 1957 tarihinde yürürlüğe giren 6762 Sayılı Türk Ticaret Kanunu, onun yerine de Türk Borçlar Kanunu ile aynı gün yürürlüğe giren 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK) geçmiştir. Bu yasanın 1. maddesinde de “Türk Ticaret Kanunu, 22.11.2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanununun ayrılmaz bir parçasıdır” demekte böylece TBK m.646 aracılığıyla Ticaret Kanunu da aynı zamanda Borçlar Kanununun ayrılmaz bir parçası olmaktadır.  Gerçi TBK ve TTK ayrı alanların yasalarıdır. Bununla birlikte TTK da çok geniş biçimde borç ilişkisine dayanmakta ve Medeni Kanunun temel hükümleri burada da geçerli olmaktadır.

  1. Diğer Kanunlar

Borç ilişkileri TBK’dan başka özel kanunlarda da düzenlenmiştir. Bunlardan en önemlileri İş Kanunu, Bankalar Kanunu, Karayolları Trafik Kanunu, Finansal Kiralama, Faktoring ve Finansman Şirketleri Kanunu, Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun, Rekabet Kanunu olarak gösterilebilir.

  1. Diğer Yazılı Hukuk Kuralları

Borç ilişkileri tüzükler, yönetmelikler, kanun hükmünde kararnameler ve içtihadı birleştirme kararlarında da düzenlenmiştir. Örneğin; taşınmaz satış sözleşmesinin resmî yazılı şekil yapılmamış olması halinde batıl olduğu, buna karşılık butlan yaptırımını ileri sürmenin doğruluk ve dürüstlük kurallarıyla bağdaşmadığı hallerde şekle aykırılık iddiasının dinlenemeyeceği 30.9.1988 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararı ile kabul edilmiştir.

  1. Yazılı Olmayan Hukuk Kuralları

  2. Örf ve Âdet Kuralları

Denebilir ki, hukuku ilk olarak yazısız kurallar ortaya çıkarmıştır. İlkel toplumlar, uzun zaman başvurdukları sosyal yaşam kurallarını zamanla örf ve adet olarak benimsemişler, bunlara uymuşlardır.

Örf ve âdet bir toplumda yerleşmiş olan ve toplum bireylerinin kendilerini uymak zorunda hissettikleri kurallara denir. Bu kurallara uyulmadığında toplumun bir tepki göstereceği korkusu, örf ve âdetin ilk yaptırımını oluşturur. Bu kurallar nesilden nesile geçer ve kamu düşüncesi bunları hukuk düzeni haline getirir. Böylelikle örf ve âdet hukuku doğar. Buna yazılı olmayan hukuk da denir. Örf ve âdet hukukunu sıradan alışkanlıklardan, öteden beri olagelen davranışlardan (teamüllerden) ayırmak gerekir. İncelediğimiz örf ve âdetler, yaptırımı hukuksal olan, uyulmak zorunluluğu bulunan kurallardır. Bunların özel nitelikleri vardır :

  1. Objektif Koşul: Uzun Zamandan Beri Yürürlükte Olmak

Buna örf ve âdetin objektif unsuru da denir. Uzun zamanın belirli bir ölçüsü yoktur. Fakat doktrinde belirtildiği gibi, bir âdetin ne zaman doğduğu hatırlanamayacak kadar eski ve yerleşik olması gerekir; ancak bu şekilde bir âdet yerleşik sayılır.

  1. Sübjektif Koşul: Uyulması Gerektiğine İlişkin Düşünce

Bir âdetin toplumda uzun süre uygulanması ile uyulması zorunlu hale gelmiş olmalıdır. Buna da örf ve âdetin sübjektif koşulu denir. Kamuoyunda bir âdetin kabullenildiği düşüncesi yerleşmelidir (Opinio juris sive necessitatis).

  1. Yaptırım

Uzun zamandan beri kullanılan ve kamuoyunda uyulması zorunlu olduğu kabul edilmiş olan bir kuralın hukuk kuralı olabilmesi için devlet gücü ile korunması; uyulmadığında bir yaptırımı olması gerekir.  Yaptırımı olmayan fakat toplumun kendisini uymak zorunda hissettiği kurallara “teamül” denir. Örneğin, ticari teamüller vardır. Tacirler bunlara uyarlar: Banka teamülleri, ticarethanelerin teamülleri gibi. Yine ülkemizde, evlenme hukukunda bazı teamüllere rastlanır. Örneğin, halk arasında, çocuk reşit olsa da ana- babasının iznini almadan evlenmek istemez. Bu bir teamüldür. Fakat bir örf ve adet değildir. Zira uyulmadığı takdirde bir yaptırımı yoktur. Örf ve âdet ile teamülün ayrı kavramlar olduğu TTK’nın 2. maddesinde de açıkça görülmektedir. Bu hükme göre: “ Kanunda aksine bir hüküm yoksa ticari örf ve âdet olarak kabul edildiği belirlenmedikçe, teamül, mahkemenin yargısına esas olamaz.”